Türkiye’de en güzel canbaz yetiştiren şehir Adanadır


Rifat Telgezer
Tel üzerinde gayet rahat yürüyor, koyun kesiyor ve nihayet… tabuta giriyor
Ulus, 19 Ağustos 1939
Ben bir canbaz seyrettim.
“Canbaz” kelimesini yazarken biraz durakladım. Bizim; hilesinden, hudasından bizar olduğumuz kimseler hakkında kullandığımız “ne canbaz adam, at canbazı” sözlerini hatırladım. Bı sıfat bana, biraz hakaret kokulu gibi geldi. Fakat, başka ne diyebilirdim? Acaba “teldegezen” desem daha münasip olmaz mı, diye düşünürken aklıma Rıfat’ın soyadı da geldi. Rıfat Telgezer…
Hem neye endişe ediyorum ki? Bu sempatik çocukla konuşurken kendisi bana:
-Ben canbazım, dememiş miydi ve ilâve etmemiş miydi:
-En iyi canbazlar Adana’dan yetişir, ben de oralıyım. Ustalarım da hep Çukurovalı’dır.
Hattâ ben bu cesurane iddiayı duyunca, bu yolda adı çıkmış bir başka vilâyetimizi hatırlamış ve hukukuna tecavüz olunan bu vilâyet halkı namına münakaşaya bile kalkışmıştım:
-Ya, ……liler, onlar daha üstün değil midirler, diye sormuştum.
Rıfat Telgezer:
-Hayır, demişti, onların canbazlıkları alış veriş üstünedir, telde gezemezler, benim gibi türlü marifetler gösteremezler.
İçinizde belki canbaz seyredenler olmuştur. Hattâ, bu yazıyı okuyanların içinde belki canbazlar bile vardır. Fakat, doğrusu bu ya, ben bugüne kadar Rıfat kadar marifetli ve işinin ustası bir sanatkâra rast gelmemiştim. Bir kaç sene evel bir kere Ferah tiyatrosunda iri kıyım bir “telde gezen”i seyretmiştim ama onun da o gün başı mı dönmüş, gözü mü kararmıştı. Tellerde gezip tozarken bir aralık kos koca vücudiyle boşlukta prendeler attığını ve altta gerili fileye yuvarlandığını görmüştük. Tabiî skandal olmuştu. Halk gülmüştü.
Benim bahsettiğim canbazı seyrederken yüreklerimiz ağzımıza geliyordu; biz korkuyorduk, gülmek şu yanda dursun nefes almayı bile unutmuştuk. Hem bu sanatkâra gülünmez, ancak alkışlanırdı.
Nasıl oldu anlatayım size birlikte seyretmiş olalım.
Bir kaç gün evel, bir arkadaşım telefon etti:
-Bu gece işin yoksa, dedi, seninle güzel bir yere gidebiliriz. Hava almak, dinlenmek için birebir…. Benim canıma minnetti:
-Hay, hay. dedim ve “Neresi burası?” diye sordum. Arkadaşım söylemedi. Gidince görürsün, dedi ve telefonu kapadı.
Cebeci otobüsüne binmiştik. Ben gideceğimiz yeri tahmin etmeğe çalışıyordum, arkadaşım söylememekte inat ediyordu. Nihayet bir yerde otobüsten indik. Etrafıma bakındım, cadde çok kalabalıktı. Askeri hastaneye çıkan yolda bir aşağı bir yukarı dolaşanların, gece vakti mühim işler peşinde koşuyorlarmış gibi sağa sola vurunup çalınanların haddi hesabı yoktu. Ben görmiyeli buraların çok değişmiş olduğunu anlıyordum. Arkadaşım:
-Geldik, dedi ve karşıda renkli, ışıklı büyük bir kapıya doğru yürümeğe başladı. Büyük bir bahçeye girmiştik. Ne güzel, ne şirin, üstelik ne serin yerdi. Pek kalabalıktı, iğne atılsa ya zengin bir masanın üstüne, ya çiçekli bir şapkaya veya bir saç kümesine düşecekti. Bu ağaçlar ne zaman dikilmiş, ne zaman büyütülmüş, ne zaman bu orman haline getirilmişti.
Bir köşecikte bir masacık bulduk. Lâstik kâğıtlarla, renkli kâğıt fenerlerle süslenmiş bir sahnecikte alaturka ince saz takımı “icrayı ahenk” ediyordu. İki bayan, ara sıra biribirileriyle şakalaşarak, kâh teker teker, kâh birlikte şarkılar söylüyorlar; halk bunları dinliyor, alkışlıyor, bazan da pek beğendiği parçaları tekrar ettiriyordu.
O sırada âşina bir çehreye rastladık: İsmail Hakkı…Tanıyacaksınız, meşhur büfeci İsmail; büyük seyahatlerde büfe alır, düğünlerde büfe kurar, gazinolar işletir… Cerzebeli bir çocuktur:
-Hoş geldiniz, dedi, siz buralara da uğrar mıydınız? Allah allah ev sahibi gibi konuşuyordu. “Sen necisin” diye sorduk. Ve öğrendik ki Ankara’nın kenar semtindeki bu güzel yer İsmail’inmiş, âlâ… Kimin olursa olsun, biz oturacak bir yer bulduk ya…
-Çok isabetli bir zamanda geldiniz, dedi İsmail, bir canbazım var. Akla gelmedik marifetler yapıyor. Birazdan bu akşamki numaralarına başlıyacak buyurun, seyredin.
-Numaralarını nerede yapıyor, diye sorduk. İsmail, bahçenin bir kenarında ikinci bir kapı daha gösterdi.
-Sinema kısmında, dedi, orası da yazlık sinemadır, sahnesi de geniştir.
Aman ne teşkilâtlı yermiş burası? Karıştırdıkça bir marifetli köşe daha buluyoruz. Ben bu canbaz işiyle alâkalandım. Gazetecilik damarı tuttu:
-Bu çocuk yakınlarda mı, kendisiyle konuşabilir miyim, diye sordum.
Beş dakika sonra masanın yanında orta boylu, sağlam yapılı, zeki bakışlı bir genç peydahlandı:
-Ben canbaz Rıfat Telgezer, dedi…..
Pek sempatik bir çocuktu. Konuşmağa başladık. Adanlı imiş, yedi sekiz senedenberi bu meslekte çalışıyormuş. Evliymiş bir de küçük çocuğu varmış ve hepsi birlikte dolaşıyorlarmış.
-Telde gezerken heyecan duymuyor musun, diye sordum.
-Siz yazı yazarken ne kadar heyecanlanıyorsanız ben de o kadar… dedi.
-Çocuğun kaç yaşında?
-Dörde basacak…
-Onu da telde gezdirmeğe alıştıracak mısın?
Rıfat biraz düşünür gibi oldu:
-Hiç niyetim yok, dedi, pek eziyetli bir meslek…
-Ama adanalı delikanlı istediği kadar yetiştirmesin, çocuk kendiliğinden pişiyor.
Rıfat saatine baktı:
-Benim vaktim gelmiş, koşup hazırlanayım, dedi, ve sıçradı, gitti. Biz de arkasından…
Küçük, sahne numaralarını pek tafsil tmek niyetinde değilim. Daha büyüklerini gördükten sonra dört bira şişesinin üstünde bir masa, üstüne tekrar dört şişe, onun üstüne tekrar bir masa, onun üstüne bir, iki iskemle koyup, en yukarıdaki sandalyenin üstünde jimnastik yapmak gibi oyunlar insana küçük işlermiş gibi geliyor. Fakat sağlam yerdeki bir masanın üstüne çıkmak teklif olunsa kaçımız buna cesaret ederiz, o da ap ayrı bir hikâyedir.
Sahnede iki de yardakcı, yamak var. Besbelli ki henüz talebedirler. Rıfat işini bitirdikten sonra onlar da güya ayni numarayı yapmak istiyor, fakat berikinin marifetini büyültmek için kasden yere yuvarlanıyor, hattâ kendilerini paldır güldür tahtaların üstüne atıyorlar, bunlar da güldürmek için…
Derken havaya, iki direğin arasına bir tel gerildi. Evelce seyretmiş olan biribirilerine:
-Şimdi çıkacak, bu tellerin üstünde dolaşacak, diye malûmat satıyorlardı. Tele önceden bir numaralı yamak çıktı:
-Ben de yapoorum diye şaklabanlıklarla öte başa kadar gitti. Elindeki uzun çubukla muvazenesini temin ediyor ve dediği gibi hakikaten yapıyordu. Fakat biraz sonra ustayı seyrettikten sonra yamağın henüz epey acemi olduğunu iyiden iyiye anladık.
Direğin dibindekilerden biri:
-Geliyor, işte, çıkacak, diye bağırdı. Rıfat sırığile geliyordu. Mail telin kenarında fazla durmadı, asfaltta koşarcasına yukarıya kadar çıktı orada biraz dinlendi, sonra 20-30 metre yükseklikteki bu ince, ip ince, ip gibi ince garip yol üstünde fütursuzca yürümeğe başladı. Telin ortasında durdu. Elini kolunu kaldırıp indirerek jimnastiğe başladı. Hele bir aralık telin üstünde bir metre kadar yükseğe zıpladı ve tekrar ayaklarının üstünde tele düştü. Canbazlıktan anlıyanların ifadelerine göre bu numara değme babayiğitin kârı değilmiş. Hakikaten de öyle… Tasavvur edin: 30 metre yüksektesiniz. İnce bir telin üstünde duruyorsunuz. Sonra o yükseliğe de kanaat etmiyor, bir metre havaya sıçrıyorsunuz, düşüyor ve tekrar telin üstünde, muvazene halinde duruyorsunuz. Bu harikulâde bir şey…
-Şimdi tabuta girecek…
Bu müjdeyi de gene meslekten anlıyanlardan, yahut Rıfat’ı daha evel görenlerden biri ortalardan bağırarak vermişti. Oralarda bir tabut peydahlandı, Rıfat iple bu manzarası bile soğuk sandukayı telin üstüne çekiyor. Bas bayağı tabut… Tabut telin üstüne çıktı. Rıfat bunu, usturuplu bir şekilde tele koydu ve sonra kalktı, onun içinde yatıverdi.
Bunu bana biri anlatmış olsaydı, inanabilir miydim? Tel, telin üstünde tabut, tabutun içinde insan… Telgezer, bu defa telde yatan olmuştu. Samimiyetle alkışladık.
O indiği zaman yüzüne tekrar baktım: hiç de heyecanlı değildi. Yalnız biraz yorulmuşa benziyordu.
-Bunlar zannettiğiniz kadar mühim işler değildir, dedi, çalışmak meselesi…
-Telin üstünde daha başka ne işler yaparsın.
Rıfat, “yerde ne yapabilirsem!” der gibi bir hareket yaptı ve sonra bize onalrdan birini söyledi:
-Koyun kesere mi, dedi ama bu biraz masraflı bir numaradır, her gece bir koyunu nereden buluruz?
Artık canbaz sözünü hattâ “at canbazı” terkibi içinde bile pek ihtiyatlı kullanmalı. Çünkü canbazlık zannettiğimizden çok daha güç, çok daha tehlikeli ve çok daha marifetli bir iştir.
Bu haberle ilgili yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0 feed. Yorum yazabilirsiniz -, ya da sitenizden bağlantı verebilirsiniz.
March 9th, 2008 at
[…] da arkeolojik bulgu ayarında bir ayrıntıya denk getirmesi. Buyrun, habere alalım önce: “Türkiye’de en güzel canbaz yetiştiren şehir Adanadır“. Tamamsa, geri dönün […]
June 19th, 2008 at
Çok iyi bir site hazırlamışsınız.sizlere -atalarımızn deyimiyle- müteşşekir oldum.Çalışmalarınız devam ediyor.çokta güzel oluyor aslında.başarılarınızın devamını dilerim.Muhabirlede çok tatlı bir muhabbetleri olmuş.Sitenizi ”Sık kullanılarım”a ekledim bile…