Hurrem Sultan Rus mudur, Türk mu?

May 10th, 2008 can --- Köşe Yazarları Henüz yorum yapılmamış »

Osmanlı sarayında Türk kadınlar

Haber Akşam Postası, 3 Eylül 1937

İddia yeni değil ama cevap veren olmadığı için, hatırıma gelmişken yazayım dedim.

Bir müddet evvel, son imparator Vahideddin’in beyanlarından birine atfettiği bir takım hatıraları neşretmek vaadinde bulunurken Tan gazetesi tahrir heyeti bir parça büyücek bir tarihî gaflet göstermişti. Vahideddinin meşu’m hayatına iştirak etmek talisizliğine tutulmuş olan zavallı bayan Nevzad bu gazetenin sütunlarında bize şöyle takdim edilmişti:
“Osmanlı sarayının ilk kadınefendisi.. 600 yıl içinde imparatorluk sarayına girebilmiş ilk Türk kızı.., Yani bayan Nevzadı, bir Osmanlı hükümdarının nikâh ile aldığı ilk kadın olarak ve sarayda rolü ve manası olmuş ilk Türk kızı olarak göstermeğe yeltenmişlerdir.

Tarih hocası ve tarih profesörü geçinip tarih ve roman arasındaki farkı sezemediklerini zaman zaman bize öğretmiş olanlar bu iki iddianın tarihî hakikatlere uygunsuzluğu karşısında nasıl sustular bilmem. Halbuki Tan tahrir heyetinin tarihiî hatasını isbat etmek için hiç de “büyük müverrih” olmaya lüzum yoktu.

Faraza denilebilir ki:

Osmanlı hanedanından gelen hükündarlar içinde nikâhla evlenmiş olanlar ve bu izdivaçlarını Türk kızlarile yapmış olanlar pek çoktur.

1-Birinci Osman, Adanalı Türk Şeyh Üdebalinin kızı Mal Hatun ile ve nikâhla evlenmiştir.
2-Yıldırım Beyazıt su katılmamış bir Türk olan Germiyan oğlunun kızı Devlet Şah hatun ile ve nikâhla evlenmiştir.
3-İkinci Murat su katılmamış Türk olan İsfendiyar oğullarından Kara Yahya Çelebinin hafidesi Hatice sultanla ve nikâhla evlenmiştir.
4-Fatih ikinci Memhmet halis Türkmen olan Dolgadır oğullarından Süleyman beyin kızı ile ve nikâhla evlenmiştir.
5-İmparator Kanunî Süleymanın meşhur karısı Hürrem haliskan Türktür.

Bu satırlar Osmanlı hükümdarlarının zevcelerine taallûk eden neseb meselelerinde fazla hassas olduğumuz için değil, sadece Tan gazetesi tahrir heyetine bir nasihat vermek ve tarihî mütalealara kalkışmazdan evvel hiç olmazsa birkaç tarih kitabı karıştırmak lâzım geleceğini ihsas tmek için yazılmıştır. Ve sanırım ki her şeyde aklı evvel olmak iddasında bulunan Tan tahrir heyeti bize verecek bir cevab bulamaz.

Hurrum sultan Rus mudur?
Yukarıda Osmanlı tarihindeki kadınefendilerden bahsederken Hürrem sultanı da Türk olarak saymış olmam tarihçi geçinen bazı “erbabı kalem”in hayretini mucip olmuş olabilir. Zira bunlardan bir kısmı “İmparator kanunî Süleymanın meşhur karısı hangi millettendir?” şeklindeki sualin cevabı bulunmaz ebedî bir muamma olduğu kanaatindedirler. Diğer kısmı ise şöyle bir cevap vererek bu işi halledebildiklerine inanırlar:

“-Hurrem mi? Bu kadının asıl adı “Roxelane”dı. Kırım hanı tarafından saraya hediye edilmiş bir Rus cariye olduğu muhakkaktır.”

Halbuki Hurremin hangi milletten olduğunu tesbit etmek için uzun boylu tetkikata dahi lüzum yoktur. Sadece bir parça meraklı olmak kâfidir. Yani bu kadının asıl adı olduğu rivayet edilen Roxelane kelimesinin üzerinde durmak meseleyi halleder. Biz de tarihle uğraşmış olanlar arasında bu meraka tutulanlar yok değildir. Faraza rahmetli Ahmet Rasim bu kadından bahsederken isminin yanına bir muterize açıp (ihtimal ki: Rus demektir” der.

Niçin böyle demeğe lüzum görür. Zira o tarihe kadar “Roxalane” şeklinde bir “ismihas” mevcut değildir. Hurremin milliyetini kendisine atfolunan ilk ismihas delâletile tayine kalkışmış ise Ahmet Rasim on dördüncü ve on beşinci asırlarda Rusyada böyle bir ismihas kullanılmadığı neticesine pek tabiî olarak varmıştır. Eğer bu merak seyri ile biraz daha uğraşmış olsaydı Kırım hanlığı topraklarına yakın bir yerde Rokzolan adlı bir uruk bulunduğunu anlayabilecekti. Bu uruk o tarihlerde Don ve Dimyeper nehirleri arasında kesif bir halde yaşamakta olan Sarmatlara mensuptu ki Sarmatların ve Sarmat gibi Hrıstiyan olan Çuvaşların Türklüğü su götürmez. Anlaşılıyor ki bu kız Kırım hanının eline geçince mensup olduğu kabile adıyla çağrılmağa başlamış, “seni Çerkes seni!”, “Seni Çeçen kızı!”.. (Bre Arnavut) der gibi:

“-Kız.. Rokzolan!”

Denilmiş ve elden ele geçe geçe diller ona Rokzolan demeğe ve o da böyle bir çağrılışa:

-Efendim!

Cevabını vermeğe alışmış.

Ve Rokzolan kelimesi frenkler tarafından ve o tarihte İstanbulda bulunmuş elçiler tarafından “Rokzölan” şekline sokulmuş ve onlardan naklen bahseden garp müellifleri de bu ikinci şekli devam ettirip yaymışlar ve kabile adı olan Rokzolan’ı başka bir ismihas imiş gibi tanıtmışlardır.

Binaenaleyh;

“On altıncı milâd asrının ilk yıllarında Karadenizin şimal kıyılarında, Don ve Dimyeper nehirlerile sulanan arazide, Sarmatların Rokzolan kabilesi arasında dünyaya gelmiş olan Hurrem Kırım hanı kadar su katılmamış bir Türktü” dersek hakikati söylemiş oluruz.

Nizamttin Nazif

AddThis Social Bookmark Button

Aklınız ve paranız varsa odunu yazdan alın!

May 4th, 2008 can --- Köşe Yazarları Henüz yorum yapılmamış »

Odunun fiyatını iki lira birden artıran telefon emri!

Haber Akşam Postası, 30 İkinci teşrin 1934

Evvelki gün sonlarında daha çekisi iki yüz elliye iken nasılsa bir biçimine getirip evin odununu alamamış; ancak karakış ortalarına doğru büyük bir odun iskelesine baş vurabilmiştim.

İskeledeki büyük deponun pos bıyıklı satıcısı beni görünce gülümsedi:

-Bu ne dalgınlık yahu, sen Cumayı unuttun galiba!

Ben gerçekten o gün Cuma olduğunu unutmuştum…

-Şimdi ne yapacağız?

-Yarın gel canım, ne yapalım? Hem şimdi akşam ortalık kararmağa başladı. Yarın gündüz gözüyle gel, beğendiğin çeşitten istediğin gibi öz meşe odunlarını seç seç arabaya doldurt!

Doğru söze ne denir?

-Gerçek söylüyorsun arkadaş, öyle yapalım!

Diyip işi ertesi güne bıraktım. Ancak bırakmadan çnce satıcıya fiyat sordum:

-Çekisine ne vereceğiz?

-325 ama, sen yabancı olmadığın için 3 liradan yaparız.

Adamcağıza:

-Peki!

Diyip oradan ayrılırken gökyüzü baştan başa koyu çimento renkli bulutlarla örtülüydü; gelgelelim, hava durgun mu durgun, soüuk kırgın mı kırgındı. Ortalıkta dal kıpırdamıyordu. Sanki poyraz, lodos, karayel, yıldız, keşişleme, kıble, gibi bütün sayılı yeller elele verip aralarında derin bir barış kurmuşlardı. Evlerden, dükkânlardan, şuradan, buradan yukarıya, boşluğa doğru uzanan soba borularının hiç birinden incecik bir duman bile çıkmıyordu.

Karakış ortalarının bu tam oturaklı inbat havası, sanki ilk yazın zunbuli akşamlarından birini andırıyordu.
İşte onun için deniz kıyısındaki o büyük, üstü açık odun anbarının pos bıyıklı… satıcısı, ben bir kaç adım ilerledikten sonra arkam sıra seslendi:

-Bu gece odunsuzum diye hiç kaygulanma, maşallah, bu havada odalar mangal bile istemez!

***

Yaz olsun, kış olsun böyle çok durgun havaların altyanı pek netamelidir; nitekim de çok geçmeden bu metamelilik kendini gösterdi.

Akşam yemeğinden sonra boşanan sıkı yağmura gece yarısına doğru sert bir poyraz karıştı ve ertesi sabah pencereden başını uzatan ortalığı bembeyaz gördü.

O gün işten çıkıp akşam üstü gene o büyük ve üstü açık odun anbarına geldiğim zaman boradan tipiden göz gözü görmüyor; bizim pos bıyıklı satıcı, çevresini kuşatan benim gibi nasılsa geç kalmış odun alıcılarına:

-Dörtten on para aşağı olmaz! Hem şimdi dört, biraz sonra dört buçuk, yarın sabah ise belki 475, belki 500!

Diye bağrıyordu. Yanına sokuldum:

-Bize de mi öyle?

-Size değil, babamın oğluna da öyle! Eğer sabahtan erken gelseydin üç buçuğa alırdın, lâkin öğleden biraz sonra merkezden telefon geldi:

-Bugün dörtten on para aşağı satmayın!

Denildi. Haydi, durma, aklın varsa alacağını al, hava böyle giderse bir saat sonra muhakkak bir telefon daha gelir!
Ne dersiniz, ben alacağım odunu çekisini dört liradan tarttırıp ta tam arabaya yüklerken adamın dediği çıkmasın mı, bir telefon gelip odun dört buçuğa fırlamasın mı?

Hakbuki dediğim o büyük, üstü açık odun anbarında o dakikada o kadar çok odun vardı ki değil o kıi, gelecek kış bile çevresindeki bütün mahalleleri bol bol idare ederdi.

Şimdi bakıyorum, kış dolayısiyle bir çok küçük esnaf:

-Odun kömür fiyatlarının fırlamasında bzim kusurumuz yok, büyük tüccar fiyatları arttırıyor, biz ne yapalım?

Diye gazetelere dert yanıyorlar. Küçük esnafın kıştan ötürü fiyatları arttırıp arttırmadıklarını bilmem ama, şu anlattığım iş bana öğretmiş oldu ki büyük depolarla odun, kömür işleri yapanlar karı, fırtınayı, ayazı, tipiyi gördüler mi hemen telefona yapışıyor, Sandal Bedesteninde mezada çıkarılmış mal arttırır gibi:

-Dört!.. Dört buçuk!.. Dört yüz yetmiş beş!..

Diye boyuna fiyat arttırıyorlar!

Osman Cemal Kaygusuz

AddThis Social Bookmark Button

Kadınlar geceleri çalışmalı mı, çalışmamalı mı?

December 25th, 2007 Editör --- Köşe Yazarları Henüz yorum yapılmamış »

İşçi meseleleri

Üniversite profesörleri gece çalışmasının aleyhinde, fabrikatörler ne diyorlar?

Akşam, 20 Kanunusani 1936

Kadın amele, geceleri çalışmalı mı? İş hayatında bu bir mesele olmuştur. Fikirler şu suretle ikiye ayrılmaktadır: İş kânunu lâyihasını yapan, iş bürosu, kadınların geceleri fabrikalarda çalışmasını doğru bulmuyor. Bunda ahlâki kayıtlar da gözönünde tutulmaktadır.
Diğer taraftan endüstri birliği, dokumacılık sanayyinde, kadınların büyük bir yer tuttuğunu ileri sürerek, geceleri kadınların çalışmasına taraftardır. Hatta bu fikri kuvvetle müdafaa etmektedir.

Yeni çıkan ekonomi postası bu iki fikir etrafında, profesörlerin, doktorların, fabrikatörlerin ve kadın amelenin fikirlerini almak için bir anket açmıştır.

Bu ankette muhalif fikirlere tesadüf edilmektedir. Bunları da şu suretle ikiye ayırabiliriz: Ankete iştirak edenlerin bir kısmı, aleyhindedirler. Bunların başında doktor Mazhar Osman bulunmaktadır. Mazhar Osman diyor ki:

-Sinir hastalıkları en ziyade gece gece çalışanlar arasında çok oluyor. Gece işi doğru değildir.

Üniversite profesörlerinden Neumark, bu suale şu suretle cevap veriyor:

-Gece istirahat zamanı, gündüz çalışma zamanıdır. Gece çalışmak hiç te iyi bir şey değildir.
İki profesörfün de fikrine göre, gece çalışması sıhhat için zararlı bir iştir.

Bu fikri, tatbik edecek olursak, geceleri fabrikaların kapanması zaruridir. Dünyanın her tarafında fabrikalarda gece işleri vardır. Bilhassa Türkiyede yirmi dört saat çalışan fabrikalar vardır. Eğer bunlar yalnız, gündüzleri çalışacak olursa piyasa taleplerine karşı mal yetiştiremiyeceklerdir. O zaman piyasada, malın mevcudu azalacak, eşyaya olan fazla talep yüzünden, fiyatlar artacaktır. Gece gündüz çalışan fabrikalara misal aramak lâzım gelirse, Zonguldakta yeni açılan Sömikok fabrikasını gösterebiliriz. Bu fabrika, gece gündüz çalıştığı halde, piyasanın kömür taleplerin temin edememiş, dışarıdan kok kömürü ithaline lüzum görülmüştür.

Bu itibarla, geceleri fabrikalarda çalışılması ekonomik bir zarurettir. Bu zarureti kabul ettikten sonra, doktorların, profesörlerin gece mesaisi aleyhindeki fikirlerini tatbik etmeğe imkân yoktur. Bütün bu fikirler nazari sahada kalmağa mahkûmdur.

Ankete iştirak edenler bugünkü iktisadi şartları ve zaruretleri de hesaba katmışlardır. Nitekim profesör Neumark bunu gözönünde tuttuktan sonra, diyor ki:

-Eğer, gece çalışmak icap ederse, kadınlar çalışmamalıdır.

Doktor Neumark bu meseleyi nüfus siyaseti bakımından tetkik etmektedir. Kadınların, bir memleketin nüfus kaynağı olduğunu, gece işine gittikleri takdirde, ailevi vazifelerini ihmal edeceklerini ileri sürmektedir.

Mesele yalnız bununla kalmiyor. Gece çalışan kadın için, bir de çocuk meselesi ortaya çıkıyor. Ya çocuklara kim bakacak? Kadın, fabrikada, gece yevmiyesi alarak çalışmazsa, maişetini temin edemiyecek, çalışırsa, çocuk bakılamıyacak… Çocuk için bir müessese temin etmek lâzımdır. Yalnız inhisarlar idaresine ait bir bir iki fabrikada amele kadınları için, çocuğa bakım müesseseleri vardır.

Profesör Mazhar Osman ankete cevap verirken kadınların çalışmasına taraftar değildir. Bunu da şu surette izah ediyor:

-Kadın ve erkek arasında yaradılış itibarile fiziyolojik farklar vardır. Kadınların cümlei asabiyeleri daha zayıftır. Bu itibarla kadınların geceleri çalışması hiç doğru değildir.

Profesör Mazhar Osman, kadın ve erkek arasında gördüğü bu farkı, ilk defa söylemiyor, zaman zaman her vesileyle, kadınların erkeklere nisbetle daha zayıf olduğunu izah etmiştir. Halbuki bu fikri cerhedecek misaller bulmak kabildir. Kadın tayyareciler, sporculardan başka, Anadoluda tarlada güneş altında on dört saat çalışan kadınların, fizik’i kabileylerinin erkeklerden farkı olmadığını ispat etmek güç değildir.

Ekonomi postasındaki ankete bir amele kadın cevap verirken iş hayatında, kadın ve erkek arasında bir fark olmadığını, en zahmetli işlerde, kadınların erkeklerden fazla çalıştığını söylemektedir.

Bu cevabı veren kadın amele, bir tütün deposunda çalışmaktadır. Tütün deposunda, tütün tozları içinde on saat çalışmağa tahammül etmek doktor Mazhar Osmanın iddiasına canlı bir cevap teşkil edebilir.

Ankete cevap verenler arasında, endüstri birliği reisi Vasıf ta vardır. Bu zat, fikirlerini, meclise de bir dilek halinde bildirmişti. Endüstri birliğine göre, “kadınlar geceleri çalışmalıdır” fakat bundaki maksat şudur: Kadınlar erkeklere nisbetle daha az yevmiye alırlar. Geceleri kadınlar çalışmıyacak olursa, erkek amele çalıştırmak mecburiyeti hasıl olacak, o zaman, maliyet fiyatı artacak. işte fabrikatörler için bu mühim bir meseledir, bu itibarla kadınlar geceleri çalışmalı. Kadın ve erkek arasında bir fark yoktur diye edebiyat yapmak, fabrikatörlerin işine çok iyi yarar.

Hasılı, bu anket, bu meseleyi tamamile tenvir edecek mahiyette değildir. Anket, kadınların geceleri çalışmasında ve çalışmamasında bir takım mahzurlar olduğunu meydana çıkarmıştır.
H.A.

AddThis Social Bookmark Button

İstanbulda alışverişler

December 23rd, 2007 Editör --- Köşe Yazarları Henüz yorum yapılmamış »

Akşam, 14 Kanunusani 1936

İstanbulda ev yahatımızı şöyle bir düşünürsek garip bir gayritabiilik karşısında kalırız. Evin her gün bir alış verişi vardır? Evimize hergün yiyecek ve içecek alırız. Fakat İstanbulda bunları alırken hiç bir şeye güvenemezsiniz. İyi, halis bir yiyecek maddesi alabilecek misiniz? Aldığınız şeylerde aldanmıyacak mısınız? Bunu size hiç bir şey temin edemez. Yalnız kendi tecrübenize dikkatinize ve açık gözlülüğünüze güvenmeğe mecbursunuz.

Kasaptan başlıyalım: Aldığınız et ne etidir? Kıvırcık mı, geçi mi? Karaman mı, dağlıç mı? Her et alan adam bunu kendisi tayin edebilecek bir mevkiide olmazsa aldığı etin cinsinde kendisini aldatmadıklarına katiyyen emin olamaz.

Bakkalla alış veriş daha çok karışık ve zordur. Çünkü alınacak maddeler türlü türlüdür. Bir kuru fasulye alması bile kolay bir iş değildir. Kuru fasulyenin geçen seneden mi kalmış olduğunu kaç kişi kestirebilir? Çeşit çeşit kuru fasulye içinde lezzetlisi hangisidir? Bu lezzetli cinsin adını bellemiş olsanız bile verilen malın ayni mal olduğuna nasıl emin olabilirsiniz?

Kuru fasulye içinde böyle, pirinç içinde böyle, patates için de böyle. Hasılı, bir bakkal dükkânından ne alırsanız hepsinde bakkalın insafına kalmışsınızdır. O ne verirse, o neye iyi derse onu kabul edip işin içinden çıkmaktan başka çare yoktur. Meğer ki, dediğim gibi her şeyden anlamalı. Bu kadar iş güç arasında bir de yiyecek maddelerinde ahli vukuf mertebesine varacak malûmat sahibi olabilmek kaç kişiye müyesser olur?

Bu belâdan mümkün olduğu kadar az zarar görmek için kendinize alışık bir kasap, alışık bir bakkal, alışık bir manav tedarik etmeğe mecbursunuz. Müşteri kaçırmamak korkusile bunlar size belki çok fena mal sokuşturmazlar, fakat böyle yapmazsanız şu koca İstanbulda ekşi portakaldan başka bir şey yiyemezsiniz. Tatlısı çıkarsa sırf tesadüf eseridir!

Rast gele bir dükkâna girip te aldığınız bir yiyecek maddesinin halis, iyi ve makul bir fiatte bulunduğuna emin olmanın imkânı yoktur. Böyl bir şehirde tabiî ve medenî bir geçinme ve yaşama hayatı vardır demeğe imkân olur mu?

Akşamcı

AddThis Social Bookmark Button

Küfretmek ihtiyacı

December 17th, 2007 Editör --- Köşe Yazarları Henüz yorum yapılmamış »

Ulus, 9 Ağustos 1939

Küfretmek şüphesiz, pek ayıptır, pek iptidai terbiyeye bile mugayirdir. Bununla beraber her vakit terbiyeli ve pek nazik insanlarda bazıları vakit vakit küfür etmek için gerçekten bir ihtiyaç hissederler.

Bazı muhitlerde insanların birine hitap ederken kaba söylemeleri, sık sık küfür savurmaları, tabii, bu bahse girmez. Onlarınki bir ihtiyaç üzerine değil, aldıkları terbiyenin - daha doğrusu öğrendikleri terbiyesizliğin devamlı bir neticesidir.

Benim söylemek istediğim, her vakit terbiyeli ve nazik olan kimselerin arada sırada duydukları küfür etmek ihtiyacıdır. Vakıa, bu ihtiyacı öfkelendiği zaman herkes duyar. Öfke insanın ağzından çıkan sözleri üzerinde iradesinin kontrolünü bir zaman için kaybettirdiğinden o zamanda öfkeye sebep olanın yüzüne karşı da -her vakit âdeti olmıyan- kaba ve kötü sözler savurur… Hele mukabele edemiyeceği, intikam alamıyacağı birinden zarar gördüğü vakit, savrulan küfürler daha bol olur. Uzaktan gönderilen kötü sözler için “cürmümeşhut” ihtimali de bulunamıyacağından o zaman insan daha rahat ve daha çok küfür eder.

Öfke zamanında küfür etmek de gerçekten bir ihtiyaçtır. İnsan küfür ettikçe sinirleri rahatlar. Aklı başına, bir zaman kaybettiği iradesinin kontrolü yerine gelir. Demek ki küfür etmek ihtiyacı, pek az müstesnaları olan, hemen hemen umumi ve tabii bir ihtiyaçtır. Kendilerine fena muamele edildiği yahut yüzlerine karşı kötü sözler söylendiği halde terbiyelerini bozmıyan, güzel sözlerle mukabele eden insanlar varsa da onlar da pek tabii sayılmazlar, yahut âciz, miskin sayılırlar.

Hemen herkesin öfke zamanında duyduğu bu küfür etmek ihtiyacını bazıları hiç öfkelenmeden, durup dururken hissederler. Fakat hepsi o ihtiyacı hemen yerine getirmez. Küfür etmek etmek ihtiyacını hissedince hemen küfür etmek derin bir hastalık alâmetidir: çok defa erken bunama hastalığına delâlet eder.

Bereket versin ki çoğu, duyduğu o ihtiyacı yerine getirmekten kedisini zapteder. Ancak, pek büyük ıstırap ve sıkıntı duyarak. Küfür sözleri zihninde hazırlanmış durur, onları sarfetmek için şiddetli bir ihtiyaç duyar. O sözleri söylemenin yeri olmadığını, söylemek mânasız ve ayıp düşeceğini bilir, kendisini tutar. Bundan da derin bir azap hisseder.

Kimisi bu azabın tesirine dayanamıyarak, zihninde tasarladığı sözlerin telâffuzunu da hazırlar ve ağzının içinden kimseye duyurmadan, o sözleri telâffuz eder. Bununla beraber sıkıntıdan, azaptan kurtulamaz. Aksine, çektiği azap iki kat olur: biri küfür etmek ihtiyacını yerine getirememesi, biri de ağzının içinden telâffuz ettiği sözler acaba duyuldu mu endişesi.

Bazısı, hiç münasebeti olmadan, mânası bulunmadığı halde duyduğu küfür etmek ihtiyacını bir müddet zaptettikten sonra çektiği azabın şiddetine dayanamıyarak tasarladığı sözleri açıkça sarfeder. O zaman, bilseniz, ne kadar büyük zevk, neşe…

Böyle birini bilirim, küfür etmek ihtiyacını bilhassa yeni tanıştığı adamlar karşısında duyar. Kendisi ile teklifsiz olanlar onun lüzumsuz, yersiz ve mânasız küfürlerini işitmeğe alışmış olduklarından onların karşısında bu ihtiyacı pek hissetmez de, birini yeni tanıyınca ilk zamanlarda keyfi kaçar, yüzü buruşur, küfür edemediğinden dolayı içinden duyduğu azap yüzünden anlaşılır. Sonra birden bire “Hay eşş…” yahut “vay ana…”diye savurur, arkasından kahkahayı da basar. Keyfi yerine gelmiş demektir. Karşısında bulunan ve yeni tanıdığı adam da onunla teklifsiz olmıya mecbur kalır…

Eskiden hekimler böyle küfür etmek ihtiyacına dejenerelik alâmeti derlerdi. Şimdi, bunun da hormon işi olduğu anlaşılıyor. Zekâ ile iradeyi de tanzim eden troit guddesi hormonunun bir bozukluğu eseri. Ancak, bundan dolayı o guddenin her vakit bozuk olduğuna hükmetmek doğru olamaz, çünkü küfür etmek ihtiyacını duyan adam her vakit zeki, terbiyeli demek ki iradesi yolunda olur. Küfür etmek ihtiyacı ona arada sırada gelir. Şu halde hormonun arada sırada bozulmasından ileri geliyor demek.

G.A.

AddThis Social Bookmark Button

Bir çirkinlik şaheseri

November 25th, 2007 Editör --- Köşe Yazarları, Şehir Haberleri Henüz yorum yapılmamış »

İkdam, 27 Birincikanun 1928

Bize Göre

Yeni camiin arkasındaki meydanda eskiden harap barakalar ve bir bitpazarı vardı. Bunlar çirkin diye yıkıldı, fakat yerine öyle bir bahçe yapıldı ki eski çirkinliğe rahmet okutuyor.
Yalnız bu bahçenin parmaklığı insanı hayretlere düşürmeğe kâfidir.

Takriben üçer metre fasılayla birbirinden ayrılmış kırk, elli mezartaşı göz önüne getiriniz ve bunları mermer üstüvanelerle gülünç bir tezat teşkil eden ince demir çubuklarla birbirine baglayınız. İşte cılız bir çimenlikle uyuz bir palmiyeden müteşekkil olan zavallı bahçenin korkunç parmaklığı. Fakat bu tarif hakikatin fecaat ve çirkinliği yanında hiçtir.
Size nakıs bir fikir bile veremedğimi biliyorum. Gidiniz, bizzat görünüz, zahmete değer.
Bu iş kimin zevkidir? kim şehri bu nevi çirkinliklerle bulamağa kendini haklı addediyor?

ahmet haşim

AddThis Social Bookmark Button

Memleketi Bilelim

November 24th, 2007 Editör --- Köşe Yazarları, Yurtta Henüz yorum yapılmamış »

İkdam, 8 Kanunusani 1929

Aşağıda gösterilen rakkamlar resmî istatistiklere istinat etmektedir.

Türkiyede 14,225 mektep, 28,705 cami, 9820 devlet dairesi, 1702 hamam vardır.

Istanbul’da
545 ticaret hanı, 356 fabrika, 140 hamam, 380 fırın, 218 garaj, 1353 ahır ile:
481 mektep, 30 kışla, 303 resmî daire, 67 belediye binası, 49 hastane, 143 karakol, 488 cami, 192 kilise, 41 havra, 51 tiyatro ve sinema var.

Istanbulda
89, 762 ev, 1441 apartıman, 67 pansiyon, 169 otel, 246 han, 491 bekâr evi, 3170 baraka var.

1927 senesinde
Bütün Türkiyede 48,108 kişi evlenmiş.

1921′den 1927 sonuna kadar:

221,943 erkek,
212,139 kadın
434,082

yani yarım milyondan az türk hariçten ana vatana gelmiş yerleşmiş.

Türkiyede (1926 da)

86 orta mektep vardı.
1,626 erkek muallim,
134 kadın muallim,
17,673 erkek talebe
1,386 kız talebe

ve ayrıca 6 kız lisesi ve meslek mektebi: 232 muallim, 1851 talebe

Istanbul Darülfünunu (1926 da)

Softalık fakültesinin 13 profesörü, 205 talebesi
Fen F. sinin 25 profesörü 466 talebesi
Tıp F. sinin 94 pr.ü 325 talebesi,
Hukuk F. sinin 30 pr.ü 469 talebesi
Edebiyat F. sinin 33 prf. ü, 126 talebesi vardı.

Türkiyede (1926 da)

5,729 ilk mektep vardı.

Erkek muallimler: 9145; kadın muallimler: 2163; erkek talebeler: 300,495; kız talebe: 73,616. (Resmî rakamlar)

Yazı yazarken

Otuz kelimelikten fazla cümle yazmayınız. Ekser fikirler beş, on kelime ile ifa olunabilir. Bir cümlede “olup” oldugundan, gibi birleştirme sigalarını birden ziyad kullanmayınız

Celâl Nuri

AddThis Social Bookmark Button

Gezginci Sinema

November 24th, 2007 Editör --- Köşe Yazarları Henüz yorum yapılmamış »

Gezginci karagözü bilirdik, fakat gezginci sinemayı yeni işidiyoruz. Bulgar gazetelerinde okuduğumuz bir habere göre Bulgaristan maarif nezareti köylülerin hem tenviri, hem tedrisi için böyle bir usul tasarlamış. Köy halkı bundan o derece memnun olmuşlar ki teşekkür telgrafları yağıyor!

Zavallı köylülerin hiç eğlenceleri yok. Hele şehirlerden, payitahtlardan uzak olan köyler ahalisi böyle yerlere gidip hiç olmazsa bir gün medenî hayata karışmak fırsatını bile elde edemiyorlar.

Gezginci sinema asla bar ve balo resimlerini, büyük merkezlerin sefahet hayatını göstermeyecek… Gezginci sinemaya biz, Bulgarlardan ziyade muhtaç değil miyiz? Biçare köylülerimiz! Meşekkatten başka hayattan ne hisse olıyorlar? Biz de bu usulü iktibas edecek olursak, köylüyü eğlendirmektn başka onu kolayca okutur, yazdırır, tenvir eder, onu hayata, medeniyete alıştırır, az çok gözünü açarız! Bulgarların bu teşebbüsü takdire sezadır. Dünyanın çehresini degistiren sinemanın terbiyede büyükâmil olduğunu, gecende, Mussolininin ağzından nakletmiştik. Bizde bu medeniyet silâhına sarılalım.

Celal Nuri

İkdam, 21 Birincikanun 1928

AddThis Social Bookmark Button

Kovadis Lindberg?

November 24th, 2007 Editör --- Köşe Yazarları Henüz yorum yapılmamış »

Düşünceler

Lindberg, çoluğunu çocuğunu tasını tarağını toplayıp Amerikadan Avrupaya göç etti. Vaktile Amerikadan Avrupaya geçilemez sanılan hava yollarını açıp gelen insanoğlunun tabiatı bir kere daha yenişinin şarkısını motörüne söyleyen Lindberg, bu sefer bir medeniete yenildiği için Amerikadan Avrupaya kaçıyor.

Lindbergi Amerikadan kaçıran, Lindberi yenen haydutlar, bir medeniyetin verimleridir. Bu medeniyet yalnız kendine mal etmek istediği ulusal kahramanının bir çocuğunu öldürttü, öbürünü koruyamıyor. Sen bu medeniyetin timsalisin dedikleri Lindberg, timsali olduğu o medeniyete güvenemediği için kaçıyor.

Kovadis Lindberg?” Avrupaya mı? O Avrupa mı ki, onun bugünkü mümessileri senin kaçtığın Amerikaya benzemeği gayei hayal edinmişlerdir.

Orhan Selim

Akşam, 4 Kanunusani 1936

AddThis Social Bookmark Button

Kültür sahibi adam

November 24th, 2007 Editör --- Köşe Yazarları Henüz yorum yapılmamış »

Arada sırada

Bir muharrir arkadaş diyor ki: “kültür sahibi adamlar, umumi malumatı yolunda, fenden, edebiyattan, resimden, musikiden az çok nasip almış, gözünü kulağını, dimağını iyi terbiye etmiş olanlardır ki böyle yetişenler her yerde yüz ağırtırlar bulundukları meclislere bilgi ve anlayışlarile can ve revnak verirler.”

Başka bir muharrir arkadaş ta diyor ki:

“Hakiki kültür adamının salonlarda söylemekten ziyade susmasına hiç şaşmamalıdır. Çünkü resimli Avrupa mecmuası malumatını, o mecmuaları herkesten evvel tütüncüden almış olmak gibi bir kıdemin verdiği hakla meclislerde sayıp döken ve kendini kültür sahibi farzeden adamın yanında asıl kültür adamı, susmak suretile söyleyenden kendini yüzde yüz ayırmağa mecburdur”

Ben de diyorum ki:

-Kültür sahibi adamlar, salonlarda susmaktan ziyade, kendilerini zevkle ve alaka ile dinletebilenlerdir. Tam bir kültür sahibi olan adam, salonun bir köşesinde susup oturan ve resimli Avrupa mecmualarından alınmış sathi bilgileri dinleyip bıyık altından gülen adam değil, konuşulan mevzuu yakalayıp anlatan ve karşısındakileri susturan adamdır.

Kendisini söyleyenden ayırt etmek istiyen adam susmaz, ya söyler ve dinletir bilgisi ile kendini boş söyleyenden ayırt eder, yahut da o muhite girmez.
S.K.

Akşam, 4 Kanunusani 1936

AddThis Social Bookmark Button